Ayşe Mihriban Şasa, 1941'de İstanbul'un kalbinde, farklı kökenlere sahip ebeveynlerin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak onun hayatı, sıradan bir başlangıçtan çok farklı bir yola sapacak, karmaşık ve derin bir maceraya dönüşecekti. İlk yıllarında, farklı dadıların etkisiyle geçirdiği yabancı ve terk edilmiş bir çocukluk, onun sonraki eserlerinde temasını oluşturacak yalnızlık ve aidiyet arayışını şekillendirecekti.

Çocukluk deneyimleri, onun ruhunda derin izler bırakmış, özellikle dedesinin etkileyici kişiliği ve savaş hikayeleri onun sanatsal dünyasının temelini oluşturmuştu. Minyatür sanatına duyduğu ilgi, dedesinin kişiliğinin yansıması olarak gördüğü bu eserlerde, onun serüvenci, dinginliği ve alçak gönüllülüğü yeniden yaratılmıştı. Ancak bu sanatsal tutkunun ardında, travmatik çocukluk deneyimlerinin yarattığı derin bir korku ve yalnızlık hali yatıyordu.

Şasa'nın hayatı, ailesinin Batılılaşma çabalarıyla şekillenmiş, bale, piyano ve yabancı dil dersleri almasıyla birlikte farklı bir boyut kazanmıştı. Ancak bu dışavurum, onun iç dünyasındaki karmaşıklığı tam olarak yansıtmadı. Toplumun zenginlikleriyle çelişen bir servette büyüdüğü, ailesinin beklentilerini sorguladığı ve varlığının anlamını aradığı bir dönemde, 12 yaşındayken kendi dergisi olan