Beyrut'un kanlı sabahında ABD Başkanı Donald Trump, uluslararası arenanın nabızını tutarak Lübnan'a yapılan saldırıyı acı bir eleştiriye dönüştürdü. Trump, bu eylemin, İran ile gelecekteki bir barış antlaşmasına doğru ilerleyen hassas bir dönemde, bölgeye barışın fitilini ateşleme çabalarını sabote ettiğini savundu. Saldırının, sadece Lübnan halkına değil, tüm bölge için barış umutlarını zedeleyeceğini vurguladı.
Trump'ın açıklamaları, mevcut diplomatik çabaların kırılganlığını ve İsrail'in eylemlerinin bölgedeki istikrarı nasıl tehdit ettiğini bir kez daha gözler önüne serdi. ‘Barış anlaşmasına bu kadar yaklaştığımız bu özel günde gerçekleşmemeliydi’ sözleriyle, saldırının barış sürecini baltalamasına izin vermeyeceklerini açıkça belirtti. Aynı zamanda, Lübnan'ın güvenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasının, uluslararası toplumun en öncelikli sorumluluğu olduğunu da vurguladı.
Bu hassas konjokturnın, tüm tarafların gerilimi tırmandırmadan, diyalog ve uzlaşma yoluyla çözümler üretmesini gerektirdiğini belirten Trump, Lübnan'ın barış arayışındaki rolüne dikkat çekti. ‘Lübnan da dahil olmak üzere bölgeye barış getirecek bir anlaşmaya çok yakınız ve tüm taraflar geri adım atmalıdır’ diyerek, ateşkes ilan edilmesi ve silahlanma faaliyetlerinin durdurulması çağrısında bulundu. Ancak, bu barışın sağlanabilmesi için, İsrail'in Lübnan'daki askeri varlığının da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ima etti.
İran Meclis Başkanı Kalibaf'ın, ABD'nin taahhütlerini yerine getirme konusundaki yetersizliğine yönelik sert tepkisi ise, Trump'ın çağrısının ardındaki gerilimi daha da derinleştirdi. ‘ABD’nin taahhütlerini yerine getirme iradesinden ya da bunu yapma kabiliyetinden yoksun olduğunu gösteriyor’ sözleriyle, müzakere sürecinin devamını sorguladı. Kalibaf’ın ‘Kötü polis iyi polis’ oyununun eskide kaldığını ve gerçek barışın ancak tarafların gerçek niyetlerini ortaya koymasıyla mümkün olacağını savunması, Trump’ın barış çağrısının ne kadarının samimi olduğunu tartışma zemini yarattı.’