Tarih, sadece taht kavgalarından ve savaş zaferlerinin hikayesi değildir. Kâtip Çelebi’nin ‘Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar’ adlı eseri, bu düşünceyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyarken, XVII. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin iç dinamiklerini de gözler önüne seriyor. Kitabın ilk sayfalarında yer alan, halkın ‘hal ve gidişine’ dair bir tespit, bu durumun ne kadar derinlere işlemiş olduğunu gösteriyor: “İnsansız mülk olmaz, ordusuz halk olmaz, parasız ordu olmaz, halk olmadan para toplanmaz, adalet olmazsa da halk olmaz” (s.22). Bu cümle, Osmanlı’nın sadece askeri ve siyasi bir gücünden ibaret olmadığını, aynı zamanda halkın refahı ve adaleti de temel oluşturduğunu vurguluyor.
Ancak bu tespit, Osmanlı tarih anlayışının nasıl şekillenmiş olduğunu sorgulamamıza yol açıyor. Kâtip Çelebi’nin kendi Arapça yazılmış eseri, devletin bunalımlarını çözmek için çabalayan bir Türk bilginin, halkıyla iletişim kurmaktan uzak duruşunu ironik bir şekilde ortaya koyuyor. Devletin ‘mülkü’, ‘saltanatı’ bir sorun haline gelmiş, bu da halkın, yani reyanın, varlığına işaret ediyor. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin, kendi köklerinden uzaklaşarak, yabancı bir kültürün etkisine girmeye başladığını da ima ediyor. Özellikle AKP iktidarı, R.T. Erdoğan’ın İstanbul sosyetesinin ve İslamcıların, Osmanlı aşkının, bizi bu tarihi derinliklere bakmaya zorladığı bir gerçeği ortaya koyuyor.
Benim gibi tarih öğrenimi görmemiş ama tarih okuyan bir yazarın, kendisine iyi tarihçiler ve iyi kitaplar seçmesi gerekir. Ben kendime Doğan Avcıoğlu’nu ve onun “Türklerin Tarihi” (Tekin Yayınevi, 1978) adlı 5 kitaplık yapıtını seçtim. Kâtip Çelebi’nin yukarıdaki cümlesiyle, tarih sadece siyasi ve askeri tarih değildir, ekonomik ve toplumsal tarihtir. Toplumcu bir anlayışla kaleme alınmamış tarih ancak hamasi destan ve saltanat güzellemesi olur. Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı tarihine bile sahip çıkmaz. Tanzimat’a kadar okullarda Osmanlı tarihi okutulmaz, İslam tarihi okutulur. “Kavm-i necip” sayılan Araplara başrol tanınır. Türk ve Türkmen deyimi, gerek Osmanlılarda gerek Selçuklularda göçebe anlamına kullanılır. Kentlerde Türk ileri gelenleri kendilerine “Rumî” derler. Osmanlı, yerleşikliğe geçen Türkmen için “Türkmenlikten çıktı” deyimini kullanır. Anadolu için Rum (Roma) ve Yunan diyarı sözleri geçerlidir. İlk kez Anadolu’ya “Türkiya” adını Haçlılar verir. Anadolu deyimi de Bizans kökenlidir. Selçuklu ve Osmanlı’nın gözünde Türk, “uygarlık dışı, yağmacı göçebe”dir. Mevlana tıpkı Danilevski gibi “Tanrı’nın Türkleri yıkmak için yarattığı”nı ileri sürer. Bu nedenle medreselerde okutulan İsam ümmeti tarihinde Türke hiçbir yer verilmez.