Siyasi arenanın karmaşık dokusunda, bir isim birdenbire farklı bir yöne doğru kayabilir; bu kayış, sadece bireysel bir tercih olmaktan öte, sistemin kendisine dair temel varsayımları da sarsabilir. Cemil Tugay’ın siyasi dönüşümü, bu karmaşanın en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Bir dönem CHP’nin önemli isimlerinden olan Tugay’ın, sonrasında AKP’ye geçişi, seçmenin siyasete olan inancına yönelik ciddi bir soru işareti yaratırken, siyasi sistemin kırılganlığını da gözler önüne seriyor.

Bu geçiş, sadece bir siyasetçinin partisini değiştirmesiyle sınırlı kalmıyor. Daha büyük bir sorunu da beraberinde getiriyor: Siyasette, bireysel tutarlılığın ne kadar önemli olduğu? Bir siyasetçinin, kendi koyduğu etik ölçüleri, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmesi, demokrasinin temel prensiplerine aykırı bir durum yaratıyor. Tugay’ın, 2025 yılında “Kafamıza estiği zaman o partiden bu partiye geçecek insanlar değiliz” şeklinde yaptığı açıklamalar, bu sorunun en açık örneğini oluşturuyor. Bu tür bir yaklaşım, seçmenlerin siyasetçilere olan güvenini sarsarak, sandıktaki iradeyi de sorgulanabilir hale getiriyor.

Bu durumun, özellikle de kaynak ve yetki talepleriyle birlikte değerlendirilmesi, daha da kritik bir tablo ortaya koyuyor. Bir belediye başkanının, görevine seçilmesinden sonra daha fazla kaynak ve yetki istemesi, hizmetlerin aksamasını ve şehirlerin gelişimini engelleyebilir. Ancak, bu talebin siyasi bir aidiyet değişikliğiyle birleşmesi, hizmetlerin dağıtımını siyasi bir pazarlığa dönüştürebilir. Bu da, kamu hizmetinin temel amacından sapmasına neden olabilir. Merkezi yönetimin, hangi partiye oy verdiğine bakmaksızın bütün belediyelere, hukukun ve kamu yararının gerektirdiği ölçüde kaynak ve hizmet sağlaması, demokrasinin sağlıklı işlemesi için olmazsa olmazdır.