Son gelişmeler, uluslararası arenanın hassas dengelerini yeniden şekillendiren karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Donald Trump ve Benjamin Netanyahu arasındaki 'ayrışma' stratejisini temel alarak oluşturduğu denklem, 28 Şubat 2026'daki potansiyel bir İran operasyonunu da içine alıyor. Bu operasyonun hedeflerinin, ABD ve İsrail'in beklentileriyle tam olarak örtüşmediği, hatta farklı yönlerde ilerleyebileceği iddiaları artıyor.

Washington ve Tel Aviv'in, İran'a karşı birleşik bir hamle başlatma kararının ardında, yerel çıkarların ve stratejik hedeflerin farklılıkları yatıyor. İsrail lideri Netanyahu'nun, İran'ın ‘direniş eksenini’ ortadan kaldırarak, Gazze'deki mevcut durumla bağlantılı olarak ‘Arzı Mevud’ (Mevcut Durum) adını verdiği, yani geçmişte yaşadığı travmatik deneyimleri yeniden yaşama arzusuyla hareket ettiği düşünülüyor. Bu durum, Türkiye'nin dış politikadaki konumu ve bölgesel güvenlik algısı üzerinde de önemli etkileri olabilecektir.

Ancak bu operasyonun Türkiye üzerindeki etkileri sadece askeri bir tehditle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda, ülkenin ‘bölünmüşlük’ algısını körükleyen, etnisite kökenli iç çatışmaları tetiklemek gibi daha geniş bir stratejik hedefin de söz konusu olabileceği ihtimali, dikkatli bir analiz gerektiriyor. Bu noktada, Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ve bölgesel güvenlik stratejileri arasındaki uyumu sağlamak kritik öneme sahip.

Bu nedenle, 28 Şubat 2026 tarihine dair spekülasyonlar ve iddialar, uluslararası ilişkilerde yaşanan karmaşıklığı ve jeopolitik dengesizlikleri gözler önüne seriyor. Türkiye’nin bu belirsiz ortamda, kendi güvenliğini ve çıkarlarını koruyacak şekilde nasıl bir pozisyon çizeceği, önümüzdeki dönemde izlenecek stratejik yol haritasını belirleyecektir. Sabah.com.tr olarak, gelişmeleri yakından takip ederek, okuyucularımıza güncel ve detaylı bilgiler sunmaya devam edeceğiz.