Türkiye’nin güncel dinamiklerinde, devlet otoritesinin gölgesinde, bir toplumsal çalkantı atmosferi hissedilmekte. Bu durum, ‘anarşi’ kavramının gündeme girmesine neden olmuş, farklı yorumlara ve değerlendirmelere yol açmıştır. Temelde, herhangi bir yönetici veya otorite yapısının bulunmadığı, düzensiz ve kontrolsüz bir ortamın ifadesi olarak ortaya çıkan bu algı, toplumun farklı kesimlerinde farklı şekillerde deneyimlenmektedir.

Anarşi, kelime anlamıyla ‘yöneticisiz olmak’ olarak tanımlansa da, günlük hayatta genellikle ‘kargaşa’ ve ‘kaos’ kavramlarıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak siyaset felsefesinde anarşi, otorite, baskı ve devletin olmadığı, gönüllülük ve dayanışma ilkelerine dayalı bir toplumsal düzeni ifade etmektedir. Türkiye bağlamında, bu kavramın kullanımı, devletin gücünün zayıfladığı, ekonomik ve sosyal sorunların derinleştiği bir dönemde, toplumsal huzursuzluğun ve güvensizliğin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Özellikle, belirli politikaların ve ekonomik uygulamaların, toplumsal düzeni bozarak anarşi algısını beslediği iddiaları sıklıkla dile getirilmektedir.

Özellikle, bir kurumda veya sistemin yönetim zafiyetinin yaşanması, anarşi algısının yoğunlaştığı alanlardan biri haline gelmektedir. Artvin’de yaşananlar gibi, fonların kötü yönetilmesi, emeklilerin ve emekçilerin mağdur edilmesi, seçmenlerin kandırılması gibi durumlar, otoriteye olan güvenin sarsılmasına ve toplumsal huzursuzluğun artmasına neden olabilmektedir. Bu tür olaylar, anarşi algısının daha da pekişmesine ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. Mevcut yönetim anlayışının, toplumsal sorunları çözmek yerine, daha fazla karmaşıklık yarattığı ve güvensizlik ortamı oluşturduğu iddiaları da bu algının temelinde yatmaktadır.