‘Henüz 6 aylık olan küçük Rosa ile birlikte 4 kardeştik…’ Bu cümleler, Cengiz Aytmatov’un hayatının ilk anlarını, babasının trajik gidişinin ardından geriye kalan kırılganlığı ve inancı bir arada anlatır. 1928’de Kırgızistan’ın çayırlarında doğan, ‘Dünyanın en güzel aşk hikayesi’ olarak kabul edilen ‘Cemile’ gibi destansı eserlerle Türk Dünyası’nın sesini bir araya getiren Aytmatov, 18 yıl sonra bizden ayrılmış olsa da, kalplerimizde yaşamaya devam ediyor.

Aytmatov’un hikayelerinin kökleri, Kırgızların geleneksel sözlü kültürüne, masallarının, destanlarının ve türkülerinin derinliklerine uzanır. Babasının, Kırgız Türkçesini savunduğu için Stalin rejiminin hedefi olması, Aytmatov’un hayatına ve eserlerine acı bir soluk getirmiş, ailesine büyük bir trajedi yaşatmıştır. Bu acı, ‘Cemile’ ve diğer eserlerinde, insan doğasının karmaşıklığını ve umudun kırılganlığını dokunaklı bir şekilde yansıtmıştır. Törekul Aytmatov’un anıları, Cengiz Aytmatov’un ruhuna dair bir merhaledir; bir adamın idealleri, ailesi ve vatan sevgisi uğruna feda ettiği bir hayatın hikayesidir.

Aytmatov’un eğitimi, Kırgızistan’ın doğal güzelliklerinden Moskova’nın kalabalık sokaklarına, Kirovskoye’nin sakin köyünden Bişkek’in modern tarım enstitüsüne uzanarak, onun dünya görüşünü ve eserlerini şekillendirmiştir. Sovyetler Savaşı’nın etkilerini birebir yaşamış, köy sovyetine sekreter olarak görev yapmış, savaşın acılarını ve insanlığın çaresizliğini ilk elden görmüştür. Bu deneyimler, eserlerinde yer verdiği insanlık, umut, aşk ve adalet temalarına derinlik katmıştır. Veteriner Teknik Okulu’ndaki hocalarının etkisiyle Rus klasiklerini okumaya başlaması, ardından hikayeye yönelmesi, onun sanatsal yolculuğunu daha da zenginleştirmiştir.

Cengiz Aytmatov’un mirası, sadece yazılarıyla sınırlı değildir. Onun hayatı, Türk Dünyası’nın ortak değerlerini, insanlığın evrensel değerlerini ve kelimelerin gücünü temsil eder. ‘Cemile’nin aşkı, ‘Otuz İkinci’nin yalnızlığı, ‘Gurbet’in acısı, tüm eserleri, insan ruhunun derinliklerine dokunur ve bize hayatın anlamı üzerine düşündürür. Onun vefatının 18. yılı, Türk Dünyası’nın ortak değerini temsil eden bu soluk ışığın, nesilden nesile aktarılmaya devam edeceğini simgeler.