Dijital çağın getirdiği imkanlar, aynı zamanda yeni ve acil sorunları da beraberinde getiriyor. Özellikle sosyal medya platformlarında yaşanan erişim engellemeleri, ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) eylül ayı verileri, en az 1.270 hesabın “X” tarafından Türkiye’de görünmez kılınmasıyla birlikte, bu durumun boyutunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Gazetecilerden akademisyenlere uzanan geniş bir kesim, dijital platformlarda sesini duyurmaktan mahrum bırakılıyor.

Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı bir şekilde, dijital ortamlarda sansürün yeniden canlanmasına işaret ediyor. RTÜK üyesi İlhan Taşcı, yaşananların “ansızın olmadı, adım adım belli bir strateji” sonucunda ortaya çıktığını vurgulayarak, geçmişteki benzer uygulamaların günümüzdeki paralelini çiziyor. Televizyonların ceza kovanına alınması, kanalların kapanması ve hatta kanal sahiplerinin cezaevine konulması gibi olaylar, dijital sansürün sadece sosyal medyayı değil, tüm iletişim araçlarını hedef alabileceğine dair bir uyarı niteliğindedir.

Medyanın büyük bir bölümünün iktidar kontrolünde olmasına rağmen, eleştirel yayınların öneminin arttığı bir dönemde, sosyal medya hesaplarının engellenmesi, ifade özgürlüğünü kısıtlayan en önemli faktörlerden biri haline geliyor. Siyaset bilimci Prof. Dr. Barış Övgün, ekonomik ve toplumsal sorunlara yönelik çözüm önerileri sunanların önüne geçilmek istendiğini belirterek, sosyal medyanın da bu durumdan payını aldığını ifade ediyor. Devlet yönetimlerinin şirket mantığına uygun yeniden yapılandırılmasıyla birlikte, sosyal medya mecrası ile kurulan ilişki de buna uygun bir şekilde şekilleniyor.

Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, yaşananlara tepki olarak, Anayasa’nın 28. maddesini çiğneyenlerin, “sulh ceza hâkimlikleri, Bilişim Teknolojileri ve İletişim Kurumu geldiğini” hatırlatıyor. İletişim hukukçusu avukat Enes H. Ermaner ise uygulamaların haber alma hakkını engellediğini belirterek, yasa koyucu veya Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda harekete geçmesi gerektiğini vurguluyor. Hukukçuların, basın meslek örgütlerinin ve sendikaların bu kararlara karşı kolektif bir duruş sergilemesi, ifade özgürlüğünün korunması açısından kritik bir öneme sahip.