Çınarcık'ın sakin atmosferi, bir tragedinin habercisi olmuştu. Sanatçı Güllü'nün evinden düşerek hayatını kaybetmesi, adalet arayışını başlatmıştı. İlk duruşma, bu karmaşanın merkezine yerleşmiş, taraflar arasındaki gerilimi tırmandırmıştı. Tanık Sultan Nur Ulu’nun ifadesi, olayın perdeyi aralamaya yönelik ilk çabaydı; ancak, bu ifade, olayın ardındaki karmaşıklığı daha da derinleştiriyordu.

Duruşma salonunda, Tuğyan Ülker Gülter, üzerine atılı suçlamaları şiddetle reddetti. Annesini pencereden düşürdüğü iddialarına karşı, “Arkamı döndüğümde annem yoktu. Yüksek bir ses duyduğumda şaşkınlığa uğradım. Eğer görmüş olsaydım, onu tutmaya çalışırdım” şeklinde savunmalar yaparak, savunmasını sürdürdü. Bu savunmalar, olayın nasıl gerçekleştiğine dair soru işaretlerini daha da artırıyordu.

Savcılığın, Tuğyan Ülker Gülter’e “Tasarlayarak üst soya karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etmesi, davanın en kritik aşamasını işaret ediyordu. Bu talep, sanığın suçlu bulunması durumunda, ceza hukukunda en yüksek hapis cezasını beraberinde getiriyordu. Mahkeme heyeti, bu ağır suçlamayı değerlendirecek ve adaletin tecelli edip etmeyeceğini belirleyecekti.

Dava, sadece bir sanatçının ölümüyle sınırlı kalmayıp, aile içi ilişkilerin karmaşıklığını, sırların ve yalanların bir araya geldiği bir dram haline gelmişti. Güllü'nün ölümü, Türkiye'nin sanat camiasında büyük bir yankı uyandırmış, kamuoyunun dikkatini üzerine çekmişti. Bu davada, yargılanacak sanığın suçu sabitlenip sabitlenmeyeceği, adaletin yerini bulup bulamayacağı ve olayın ardındaki gerçeklerin ortaya çıkıp çıkmayacağı büyük bir merakla bekleniyordu.