Zamanın hızla ilerlediği bu çağda, bilgi ve beceriye erişim, bireyin ve toplumun refahını belirleyen en önemli unsurlardan biri haline geldi. Geçmişte üniversite eğitimi, bireyin toplumsal sınıfa yükselmesinin bir katalizörü, daha yüksek bir gelire sahip olma potansiyeli sunan bir kapı olarak görülüyordu. Ancak günümüzde, finansal zamanlamaların ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle, bu varsayımın temelleri sarsılıyor. Financial Times’ın raporlarına göre, işverenlerin gözleri artık diplomadan ziyade, belirli uzmanlık alanlarındaki yeteneklere odaklanıyor. Yapay zeka, metin üretme, veri analizi ve araştırma gibi geleneksel olarak üniversitelerde öğretilen bilişsel görevleri üstlenmeye başladı. Bu durum, işgücü piyasasının sınırlarını zorlarken, eğitim sistemlerinin de dönüşüm geçirmesine neden oluyor.
Üniversitenin, kapitalist bir sistemin işgücü piyasasını besleyen bir mekanizmanın yanı sıra, eleştiresel düşüncenin de bir merkezidir. Tarihsel bilinç, sınıf dinamikleri, iktidar ilişkileri, mülkiyet anlayışları ve ideolojiler üzerine derinlemesine düşünme imkanı sunan üniversite, bireyleri sadece işgücü piyasasına uyum sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal sorunlara karşı duyarlı, eleştirel bir bakış açısı geliştirmelerine de katkıda bulunuyor. Ancak, piyasanın taleplerine göre yeniden şekillendirilen üniversitelerde, “istihdam edilebilirlik”, “beceri seti”, “verimlilik” ve ölçülebilir ekonomik getiriler ön plana çıkmaya başlarken, eğitim, toplumu anlamaktan ziyade, işgücü piyasasına uyum sağlamaya odaklanıyor. Bu durum, bireyin düşünce biçimini ve toplumsal sorumluluklarını etkileyen önemli bir dönüşüme işaret ediyor.
Bu noktada, Palantir gibi teknoloji şirketlerinin üniversite mezunları yerine genç yetenekleri doğrudan seçip şirket içinde eğitme girişimi, çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Şirketin sahibi Peter Thiel’in ırkçı ve faşist dünya görüşü düşünüldüğünde, bu yaklaşım “diplomasız yetenek keşfi” olarak okunabilir. Ancak, burada karşımıza kurumlar düzeyinde daha büyük bir soru çıkıyor: Genç bir bireyin eğitimini şirket kendisine aktarırken, onu sadece bir işçi olarak mı eğitmiş oluruz, yoksa belirli bir şirket ideolojisinin öznesi olarak mı şekillenmiş olur? Louis Althusser’in “interpellation” (özneleştirme) kavramı, bu durumu anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Althusser’e göre, ideoloji insanları sadece fikirler “öğretmez”; onları belirli toplumsal rollere “çağırır”. “Sen başarılı bir gençsin”, “Sen yeteneklisin”, “Sen girişimcisin”, “Sen meritokrasi sayesinde yükselebilirsin” gibi çağrılar, bireyin kendi konumunu, şirketin değerlerini paylaşan bir bireysel başarı projesi olarak görmesine neden olabilir. Bu durumda, işçi, sermaye ile karşıt çıkarları olan bir sınıfın üyesi olarak değil, şirketin başarısıyla kendi başarısını özdeşleştiren bir “yetenek” olarak algılanır.
Üniversite eğitiminin ideolojik açıdan tarafsız olduğunu söylemek mümkün olmasa da, üniversitenin çoğul yapısı, farklı disiplinler ve birbirleriyle çelişen düşünce gelenekleri, bireye kendi toplumsal konumunu sorgulayabileceği bir alan açabilir. Şirket eğitiminde, performans değerlendirmesi, kariyer ve gelir gibi faktörler, aynı kurumsal yapının kontrolü altında yer alırken, eğitim ile ideolojik interpellation arasındaki mesafe daralabilir. Ancak, ekonomik krizlerin derinleşmesiyle birlikte, insanların “Neden yeterince başarılı olamadım?” sorusundan “Bu sistem neden böyle işliyor?” sorusuna geçmeleri, bireysel başarısızlıkla yapısal sorunu birbirinden ayırmalarını gerektirir. Bu geçiş, eleştirel düşünmenin temelini oluşturur. YZ’nin eleştirel düşünmeye duyulan ihtiyacı artırırken, aynı zamanda eğitim kurumlarını da piyasanın ve şirketlerin ihtiyaçlarına daha fazla bağlamaya başladığı bir döneme denk geliyoruz. Bu durum, sermaye açısından, eleştirel düşüncenin tamamen ortadan kalkmasını sağlamak için bir fırsat sunabilir. Eleştirel düşüncenin üretkenliğini korurken, toplumsal eleştiriye dönüşebilecek kısmını etkisizleştirmek yeterli olabilir.