Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağı olarak kabul edilen “Muhteşem Yüzyıl” döneminin, 46 yıllık etkili yönetimine rağmen, tarihin nasıl şekillendirildiğini sorgulayan bir bakış açısı sunuyor. Bu dönemde, tarihin sadece ‘izletilmesi’ gerektiği düşüncesi hakim olmuş, olaylar bu çerçevede sunularak, eleştirel bir değerlendirme yapılmasının engellendiği görülüyor. Bu yaklaşım, dönemin öğrenci zihinlerinde uzun süre tartışmalara yol açmış, gerçeklerin çarpıtılması ve cehaletin yayılması endişesini artırmıştı. ‘Gerçek’in Cumhuriyet karşıtı propagandanın etkisiyle yok edildiği gözlemlenirken, tarihsel anlatının manipülasyonu, günümüzdeki dezenformasyon çabalarıyla da paralellikler gösteriyor.
Tarih pazarlamasının farklı dönem ve karakterlerle sürdürüldüğü bu süreçte, kısa boylu padişahlar ve selvi boyluya olan hayranlığın, köse olanların saça ve sakala benzetilmesinin, Batı’nın dedektiflik öykülerini dinleyenlerin yürekliye dönüştürülmesinin, kimlik algısını nasıl çarpıttığı sorgulanıyor. Bu tür dönüşümler, sadece tarihsel anlatının değil, aynı zamanda toplumsal kimliğin de nasıl manipüle edilebileceğini gösteriyor. Özellikle, ulusal hava yolu THY’nin Arapça ve Türkçe’yi eşit değerlendirmemesinin, Anayasadaki Türkçe vurgusunun önemini hatırlatması, dilin kimliksel bir sembol olarak nasıl kullanılabileceğini ortaya koyuyor.
II. Selim’in saltanatının en belirgin özelliklerinden biri, sefere çıkan hükümdar geleneğinin terk edilmesi oldu. Bu durum, ordunun başında hükümdarın bizzat yer almasıyla sağlanacak stratejik avantajın kaybedilmesi anlamına geliyordu. Oğlu II. Selim (Sarı Selim), dedesi Yavuz’a veya babası Kanuni’ye benzemiyordu. Annesi Hürrem Sultan’ın etkisi altında olduğu, ablak yüzü dışında ona benzediği tartışılan bu padişah, çağdaşları tarafından “silik karakteri” ile tanımlanıyordu. Türk Tarih Kurumu’nun yaptığı özet, Sultan İkinci Selim’in hiç sefere çıkmaması ve Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası gibi hatalı kararlarının, Sokullu Mehmed Paşa olsaydı durumun farklı olacağını gösteriyor. Bu durum, tarihin sadece bir padişahın değil, aynı zamanda askeri ve siyasi liderliğin de önemini vurguluyor.
II. Selim döneminde, padişahın hırsı ve mücevherlere olan düşkünlüğü, idarede yozlaşmaya yol açmıştı. Tacirleri sürekli borç altına alırken, bir gün padişah olunca ödeyeceğini söylemesi, bu yozlaşmanın bir göstergesiydi. Ancak, yakınında bulunan donanımlı paşalar sayesinde Kıbrıs fethedildi (1571). Bu fetih, aynı zamanda İnebahtı yenilgisi ile gölgeleniyordu. Paşaların rekabetinin itici gücüyle Tunus da (1574) fethedildi. Padişahın, zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, içki meclislerine düzenli olarak katılması, çevresinde bulunan âlim ve şairlerin bulunmasından hoşlanması, gösteri erbabını yanından eksik etmemesi gibi özellikleri, onun karmaşık bir karakteri olduğunu ortaya koyuyordu. Halk içinde fazla görünmemesi, babasının cuma selâmlığına katılmaması gibi davranışları ise, eleştirilere yol açıyordu. Bu dönemde, askerlerin “Arpa lapası tıkınmış” diye alay etmesi, padişahın mücevherlere olan düşkünlüğünü ve idarede yozlaşmayı gösteriyordu. Ancak, Hanlar, hamamlar, çeşmeler, medreseler ve ibadethaneler yaptırması, halkın ihtiyaçlarını karşılaması, bu padişahın iyi niyetli bir yönetici olduğunu gösteriyordu. Son Padişah III. Murad’ın imara düşkünlüğü, Mimar Sinan’a cami yaptırması gibi çalışmaları, tarihin farklı dönemlerdeki farklı yönetim anlayışlarını ortaya koyuyor. Bekir Kütükoğlu’nun makalesinden devam ederek, Râziye Kalfa’nın etkisi ve haremin yönetimi gibi konulara da değiniliyor.