Yüzlerce yılın köklerini barındıran Kazakistan toprakları, 20. yüzyılın ortalarında Sovyet rejiminin acımasız politikalarıyla sarsılmış, milyonlarca insanın hayatı yok edildi. 1930'larda yaşanan Büyük Açlık, sadece bir doğal afet değil, sistemli bir soykırımın ve insanlığın karanlık bir bölümünün somut bir örneğiydi. Bu felaket, açlık kurbanlarının yanı sıra, kurşunların hedefi haline gelen direnişin ve siyasi baskının da acı bir kanıtı olarak tarihe geçti.
1920'lerde başlayan ve Stalin'in emriyle uygulanan “Küçük Ekim Devrimi” politikası, yerel halkın yaşamını kontrol altına almak amacıyla devreye sokuldu. Göçebe yaşam tarzını sürdüren Kazak halkı, “Kolektifleştirme” adıyla adlandırılan zorunlu sürece dahil edildi. Bu süreç, zengin ve orta sınıf köylülerin hayvanlarına el koyarak, onları toplu çiftliklerde çalışmaya zorlamayı amaçlıyordu. Bu adil olmayan uygulamalar, Kazakistan’ın zenginliğini ve verimliliğini yok etti. 45 milyon olan büyükbaş hayvan sayısı, kısa sürede 4 milyona gerilemiş ve bu durum, halkın temel geçim kaynağını ortadan kaldırarak açlık felaketinin temelini oluşturmuştur.
Açlık felaketine ek olarak, Sovyet rejiminin baskılarına karşı halkın gösterdiği direniş de şiddetle bastırıldı. 1929-1933 yılları arasında 372 ayaklanma başlatılmış, bu isyanlar ise askeri güç kullanılarak kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Aynı zamanda, “Kızıl Terör” adı altında yürütülen cezalandırma politikaları, Kazak toplumunun önder figürlerini hedef alarak, siyasi ve kültürel yaşamın zeminini hazırlamıştır. Alaş Partisi ve Alaş Orda Hükümeti'ni kuran Kazak aydınlar, “milliyetçi”, “pantürkist” ve “ajan” suçlamalarıyla baskı altına alınmış, 100 binden fazla kişi sürgün edilmiş ve 25 binden fazla kişi kurşuna alınmıştır.
Bu zulüm döneminde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Kazakistan’daki insanlık dramını yakından takip etmiş ve durumu yerinde incelemek üzere bir heyet görevlendirmiştir. Heyet üyesi İsmail Suphi Bey’in raporu, felaketten en çok Başkurt, Tatar, Kazak ve Kırgız çocuklarının etkilenmesine dikkat çekerek, 20-30 bin çocuğun kurtarılması amacıyla Türkiye’ye getirilmesi talebini içermektedir. Bu olay, Türkiye’nin uluslararası toplumun ihmal ettiği bir felaketi göz ardı etme çabasının bir göstergesi olarak tarihe geçmiştir.”} Eklentiler: