Türkiye’nin savunma stratejileri ve askeri gücü, uluslararası arenada dikkat çekici bir tablo çiziyor. Özellikle Yunanistan’ın ortaya attığı ‘önleyici vuruş’ senaryosu, bu gücü daha da net bir şekilde ortaya koyarken, stratejik gerçekleri göz ardı eden bir yaklaşım olarak da değerlendiriliyor. Atina’nın, Türkiye’ye karşı potansiyel bir askeri hamle için hazırladığı dört aşamalı plan, ilk bakışta bir saldırı operasyonu gibi görünse de, Türkiye’nin askeri kapasitesinin ve savunma sanayiinin derinliğini göz ardı eden bir hayaldir.
Bu senaryo, Türkiye’nin askeri gücünü, nüfus, ekonomik büyüklük, coğrafi derinlik, savunma sanayii, insan gücü ve tüm bu unsurların birleşimiyle değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Global Firepower Endeksi’nin 2026 yılındaki tahminleri, bu farkın ne kadar büyük olduğunu açıkça ortaya koyuyor: Türkiye’de yaklaşık 481 bin aktif personel bulunurken, Yunanistan’da bu sayı 142 bin civarında. Ayrıca, Türkiye’nin savunma harcaması 51,4 milyar dolar iken, Yunanistan’ın bu rakam yaklaşık 8,2 milyar dolar. Bu veriler, Türkiye’nin savunma sanayiindeki derinliğini ve kapasitesini daha da belirginleştiriyor.
Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği başarılar, sadece ithalatla yetinmediği yönünde bir mesaj veriyor. Savaş uçaklarından İHA/SİHA’lara, elektronik harp sistemlerinden radarlara, hava savunma sistemlerinden gemilere ve hassas mühimmatlara kadar geniş bir yelpazede yerli üretim kapasitesi bulunmaktadır. Sektörde 4 binden fazla firma ve 100 binden fazla çalışanla, 2026 itibarıyla savunma ve havacılık ihracatı 10,9 milyar dolar seviyesine ulaşacak. Bu durum, Türkiye’nin savunma teknolojileri alanında küresel bir oyuncu olduğunu gösteriyor.
Yunanistan’ın odaklandığı ‘ilk 24 saat’ stratejisi, savaşın başlangıcındaki avantajı hedefleyen klasik bir ‘ilk darbe üstünlüğü’ yaklaşımıdır. Ancak, Türkiye’nin çok katmanlı sensörleri, elektronik harp yetenekleri, İHA/SİHA’ları, füze savunma sistemleri ve hava savunma kapasitesi, böyle bir senaryonun tek taraflı ilerleyeceğini düşünmeyi imkansız hale getiriyor. Ayrıca, Türkiye’nin KORAL-2 gibi sistemlerle radar ve hava savunma sistemlerinin tespit, teşhis ve takip kabiliyetlerini bozma yeteneği, savunma sanayiindeki yeniliklere ve teknolojik gelişmelere birer kanıt niteliğindedir. Bu nedenle, Türkiye’ye yönelik bir saldırı senaryosunu yalnızca ‘ilk saldırıda hangi radar veya hava üssü vurulur?’ sorusuna indirgemek, savaşın tüm dinamiklerini ve stratejik gerçeklerini gözden kaçırmaktır.