Türkiye ekonomisi, son dönemde yaşadığı sıkışma nedeniyle milyonlarca vatandaşı borç batağına sürüklerken, bankaların tahsil edemediği krediler de varlık yönetim şirketlerinin portföyünü hızla büyütüyor. Merkez Bankası’nın (TCMB) raporlarına göre, bankaların devredemediği alacaklar, yıllık %67.7’lik bir artışla 132 milyar liraya ulaştı. Bu durum, ekonomideki belirsizliğin ve tüketici davranışlarındaki değişimin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
2024’ün ilk aylarında 47 milyar lira ile başlayan ve 2025’te 101 milyar liraya yükselen varlık yönetim şirketlerinin alacak devri, 2026’nın ilk çeyreğinde ise 132 milyar lirayı aşarak, sadece iki yılda 85 milyar liralık (%180) bir artışa işaret ediyor. Bu hızlı büyüme, ekonomideki risklerin ve kredi piyasalarındaki belirsizliğin boyutunu da gözler önüne seriyor. Bu artışın temel nedeni, bireylerin geçim sıkıntısı nedeniyle artan borçlanma alışkanlığı ve bankaların bu alacakları bilanço temizliği için varlık yönetim şirketlerine devretmesi.
Bu süreçte, varlık yönetim şirketlerinin büyümesi, BDDK verilerine göre %87.8 ile 2023’te ve %99.8 ile 2024’te rekor seviyelere ulaşarak, finans sektöründe en hızlı büyüyen alan haline geldi. 2025’te faaliyet gösteren 28 şirketin büyümesi %63’ü bulmuş durumda. Bu durum, ‘gölge bankacılık’ olarak adlandırılan ve finans sisteminin alternatif yapılarla güçlenmesiyle ortaya çıkan bir yapının yükselişine işaret ediyor. Bu durum, geleneksel bankacılık sisteminin etkinliğini azaltma potansiyeli taşıyor.
Son satışlardan biri olan 3.2 milyar TL’lik batık kredi, 400 milyon lira karşılığında el değiştirirken, 1 liralık alacak ortalama 12 kuruşa düştü. Bu durum, alacakların değerinin düşmesi ve bu şirketlere devrin, bankaların bilanço yükünü azaltmada etkili bir yöntem olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Ancak, bu durumun, para politikasının etkinliğini zayıflatması ve talep kanalı üzerinden dezenflasyon sürecini olumsuz etkilemesi gibi riskler de beraberinde getirdiği vurgulanıyor. Ekonomist Fatih Keresteci, bu tür yapıların ‘gölge bankacılık’ olarak adlandırılması gerektiğini ve finans sisteminde ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirtiyor. Bu durum, Türkiye’nin finansal geleceği açısından dikkatli bir şekilde izlenmesi gereken bir gelişme olarak değerlendirilebilir.