Üniversite dünyasında şeffaflık ve hesap verebilirlik tartışmaları yeniden alevlenirken, Sayıştay’ın Ege üniversitelerine yönelik hazırladığı raporlar, dikkatleri üzerine çekti. Bu raporlar, uzun süredir devam eden usulsüzlük iddialarının kanıtlarını sunarak, yüksek öğrenimin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Raporlarda, üniversitelerin mali yapılarındaki sorunlar, yasal mevzuata aykırı faaliyetler ve idari yönetimdeki eksiklikler detaylı bir şekilde inceleniyor.
Öncelikle Ege Üniversitesi’ne odaklanan raporlarda, 3,1 milyar liralık kamu zararı iddiasıyla başlayan süreç, 27 kişinin tutuklanmasına ve Sayıştay’ın ilk raporlarında tespit ettiği birçok usulsüzlüğün giderilememesine kadar uzanıyor. 2025 yılı denetim raporunda da aynı sorunların devam ettiği, üniversiteye ait alanlarda kiraya verilen 59 işletmenin ruhsatının bulunmaması ve üniversite yönetiminin yasal kapatma yaptırımlarını işletmemesi gibi ciddi ihlallerin tespit edilmesi dikkat çekici bir durum ortaya koyuyor. Ayrıca, üniversitenin sosyal tesislerinin güncel mevzuata uygun ruhsatlarının olmaması da raporlarda yer alan önemli bir bulgu.
Raporlar, sadece Ege Üniversitesi’ne değil, diğer Ege üniversitelerinde de benzer usulsüzlüklerin yaşandığını gösteriyor. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde yüksek lisans ve Erasmus sınav ücretlerinin döner sermaye geliri olarak kaydedilmesi, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi’nde araştırma ve uygulama merkezlerinde kayıtlarda bulunan fakat fiilen olmayan taşınırların bulunması gibi durumlar, üniversite yönetimlerinin mali hesaplama ve kayıt tutma süreçlerinde ciddi eksiklikler yaptığını gösteriyor. Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nde ise yurtdışından gelen öğrencilerden alınan maddi güvencenin Yükseköğretim Kurulu’nun belirlediği kurallara uygun olmaması ve hizmet alımlarında bütçe sınırının aşılması gibi usulsüzlükler tespit edildi.
Raporlarda yer alan bulgular, sadece mali zararların değil, aynı zamanda yasal ihlallerin ve şüpheli ticari faaliyetlerin de üniversite bünyesinde yaşandığını ortaya koyuyor. Örneğin, Ege Üniversitesi’nde tıbbi öğretim elemanlarının kendi nam ve hesaplarına hasta danışmanlığı şirketleri kurarak, fiilen hasta kabulü ve tıbbi hizmetler sunması, yüksek öğrenimin etik değerlerine aykırı bir durum olarak değerlendiriliyor. Bu tür usulsüzlüklerin önlenmesi için üniversite yönetimlerinin, yasal mevzuata uyum konusunda daha dikkatli olması ve denetim mekanizmalarını güçlendirmesi gerekiyor. Bu raporlar, Türkiye’deki yükseköğretimin geleceği için önemli bir uyarı niteliği taşıyor ve şeffaflık, hesap verebilirlik ve yasal mevzuata uyumun önemini bir kez daha vurguluyor.