Güneşin batışıyla Büyükada, her zamanki gibi değişiyordu. Ancak bu sefer değişim, bir seçim sonucuyla değil, bir irade gaspıyla geliyordu. Vapurun hışırtısı, yaşlı çiftin sessiz tartışmasına eşlik ediyordu. Kadın, “Gidesim, göresim yok. Tadım tuzum da yok” derken, adamın bakışları denize uzanmıştı. O an, adanın üzerine çöken bir ağırlığın farkındaydım: İradesiz bir geleceğin habercisi.
Meydanın renkli pazarı, seçimden sonra solgun bir ton kazanmıştı. Esnaf, müşterisini çağırmakta zorlanıyordu; sesi yükseltmek, sanki bir itaatsizliğin işareti gibiydi. Bir zamanlar neşeli olan adada, bir çaresizlik atmosferi hüküm sürmüştü. Muzaffer Küçüksarı gibi, 65 yıldır adalı olan tanınmış bir esnaf, “Bizi kandırdılar. İrademizi yok saydılar. Oyumuza sahip çıkılmadı. Sandıkta verdiğimiz kararın karşılığı bu olmamalıydı” diyordu, gözleri öfkeyle doluydurmuştu. Adanın en sevilen yazarı Ahmet Tanrıverdi de aynı havayı hissediyordu; “82 yaşındayım. Böyle rezalet görmedim.”
Seçim sonrasında ortaya çıkan tablo, adalıların çaresizliğini daha da derinleştiriyordu. CHP’nin yüzde 55’lik oyla kazandığı belediyenin, iki yıl sonra AKP’ye geçmesi, adanın ruhunda bir yara açmıştı. Polislerin adaya getirilmesi, “Biz katil miyiz, haydut muyuz? Kimi kimden koruyorlar?” sorularını gündeme getiriyordu. İnsanlar, öfke ve çaresizlik arasında gidip geliyordu; “Kimi kime şikâyet edeceğiz?” sorusu, adanın sessizliğinin en acımasız ifadesiydi.