Saraçhane Parkı’nda toplanan Aile Dayanışma Ağı’nın (ADA) 46’ıncı buluşması, sadece bir dayanışma eylemi değil, aynı zamanda adaletsizliğe karşı yükselen bir fısıltıydı. YENİ Genel Başkan Yardımcıları, parti meclis üyeleri ve en önemlisi, 1,5 yıldır sevdikleri için mücadele eden tutuklu yakınların sesiyle yankılanan bu buluşma, Türkiye’nin en karanlık köşelerinden birinden yükselen umutsuzluğun bir göstergesiydi.

Dilek Kaya İmamoğlu’nun konuşması, 18 aylık tutukluluk süresinin sadece bir kişinin hayatını değil, bir ailenin, bir toplumun ve hatta tüm bir ülkenin geleceğini derinden etkilediğini vurguluyordu. ‘Duymuştum’, ‘Öyle düşünmüştüm’ gibi yüzeysel ifadelerle, gerçeklerin ve delillerin yerini almadığı, adaletin varsayımlarla ve söylentilerle inşa edilmeye çalıştığı bir gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu 18 ay, sadece sevdikleri için değil, aynı zamanda hukukun güvenliğinin zedelenmesi, insan haklarının ihlali ve geleceğe duyulan inancın sarsılması anlamına geliyordu.

Buluşmada konuşulanlar, bir çocuğun annesinden ya da babasından ayrı geçirdiği günlerin acısını, bir ailenin kaybettiği zamanın telafi edilemezliğini ve bu süreçte yaşanan umutsuzluğu gözler önüne seriyordu. İnsanların hayatından ayları, yılları hangi gerekçelerle alınıyordu? Bu sorular, 45 haftadır cevaplanmayı bekleyen bir aciliyetin işaretini veriyordu. Herkes yargılanabilmeli, ancak hakkında hüküm verilmemiş bir insanın zamanından ve özgürlüğünden mahrum kalması, temel bir insan hakkı ihlalidir, bir insanlık suçuydu. İftiralarla, dedikodularla insanların özgürlüğünün aylarca elinden alınabildiği bir ülkede kim kendini güvende hissedebilir? Böyle bir ülkede kim geleceğini planlayabilir, çalışabilir, üretebilir?

Aile Dayanışma Ağı’nın sesi, adaletin arayışında, hukukun güvenliğinin korunmasında ve insan onurunun değerinin savunulmasında bir direnişin sembolü olmaya devam ediyor. ‘Böyle bir ülkede kim kendini güvende hissedebilir?’ sorusu, Türkiye’nin bugünkü durumu hakkında acı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu sesin yükselişi, sadece bir ailenin değil, tüm bir toplumun, adalete olan inancını yeniden sorgulamasını ve geleceğe yönelik beklentilerini yeniden şekillendirmesini gerektiriyor.”}p>