Türkiye’nin siyasi sahnesi, son dönemde beklenmedik bir dönüşüme tanık oluyor. Bu değişim, 24 yıllık iktidarın temel değerlere yönelik iddialı saldırıları ve bu saldırıya karşı ortaya konulan dirençle şekilleniyor. Siyasi arenada, Atatürk ilke ve inkılapları üzerine kurulan temel, Ortaçağ toplarının saldırıları ve Vahdettin salvoları gibi bir metaforla sarstırılmış durumda. Bu durum, ülkenin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
1919-1922’deki koşulları yeniden yaşanmak gibi bir tablo çiziliyor. Ali Kemal’in iktidar tarafından beslenerek kontrol altında tutulan medya gücü, günümüzdeki manipülasyonun bir yansıması olarak görülebilir. Hilafet ordusu, kapkaççı burjuva cephesi olarak görev yaparken, Anzavur Ahmetler ve Çapanoğulları yedekte bekliyor. Bu durum, ülkenin demokratik ve laik yapısının ciddi bir tehdit altında olduğunu gösteriyor. Halkın öfkeli ama çaresizliğe teslim olması, Yeni Parti ve genel başkanının bu tabloya karşı ne gibi adımlar atacağını merak konusu haline getiriyor.
Merhum Ferruh Bozbeyli’nin “Sağcıların, solcuların, hatta komünistlerin iktidarında sorun yoktur. Çünkü hepsinin bir devlet modeli vardır ama dincilerde devlet kavramı yoktur” sözü, Türkiye’nin yaşadığı siyasi karmaşanın özünü ortaya koyuyor. Laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti, şeklen ayakta kalmaya çalışırken, içi boşaltılarak yıkılıyor. Eğitim sisteminin tarikatlara ve dinci vakıflara devredilmesi, bu yıkımın en çarpıcı örneğidir. Saray tarafından hazırlanan yasa taslakları, Meclis’e sunularak imzalanıp kendileri hazırlamış gibi sunuluyor. Milli iradenin kutsal mabedi olan parlamento, konforlu yaşamıyla halkın sırtındaki çile küfesi haline gelmiş durumda.