Gün ışığı, sanki bir yara izi gibi, o günün izlerini taşıyordu. On iki yıl öncesinin bir sözleri, bugün yeniden yankılanıyor, bir zamanların tarlalarının sessizliğinde yankılanan bir uyarı gibi. Olaylar, bir darbe girişimiyle başlayan, sonraki karmaşanın ve bireysel çöküşün birer yansıması olarak, insan zihninde derin izler bırakmıştı. ‘Yatma’ kelimesi, o karanlık sabahın acı hatırasına dönüşmüş, umutsuzluğun ve kayıpların ifadesi haline gelmişti.

Ordu, bir nevi bir hayalet gibi, artık ordu değildi. Yargının farklı kesimleri, birer parçası olarak, farklı ideolojilere ve çıkarlara teslim olmuştu. Bir kısmı, bir hocanın rehberliği ararken, diğer kısmı ise maddi ve manevi bir baskıya maruz kalmıştı. Bu durum, bireyin kendi varlığından kopup gitmesine neden olmuş, ruhu paramparça etmişti. Karısına sorması gereken o acı soruyu, “Ben yok muydum şu köşede yahu?” diye sormak, o günün yıkımının en acı ifadesiydi.

O gece, uykuya dalmak bir lanet gibiydi. Marşlar, andlar, bayramlar, hepsi birer hayalden ibaretti. Günler, birer birer silinip gitmiş, hayatın anlamını yitirmişti. Eğitim sistemi, bir araçtan öteye geçemeyerek, bireyin ruhunda derin bir boşluğa neden olmuştu. Olaylar, bir böceğin ezilmesi, bir dalın kırılması, bir sürüye güdülmek, bir tozun dağılması, bir otun koparılması veya bir kuşun vurulması gibi, bireyin kendi varlığından kopup gitmesine neden olmuştu.

Şimdi, o sözler sadece bir anı değil, aynı zamanda bir uyarı niteliğindeydi. İnsan, kendi varlığının değerini bilmeli, kendi özgürlüğünü korumalı ve geleceğe umutla bakmalıydı. Çünkü karanlık bir sabahın ardından, yeniden doğmak mümkündü. Ancak, o karanlığın izlerini taşımadan, yeni bir başlangıç yapmak mümkün olabilirdi.