Türkiye’nin siyasi manzarasında son dönemde yaşanan tartışmalar, tarihsel bir paradigma üzerine inşa edilmiş bir rejimin, günümüzün karmaşık sorunlarına nasıl bir çözüm üretemeyeceğini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Zülâl Kalkandelen’in, AKP’li bir isim tarafından sunulan öneriyi eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirdiği analiz, ‘Şahsım Devleti’ kavramıyla, imparatorlukların ve otokratik yönetimlerin mirasını yeniden hatırlatıyor. Bu yaklaşımın, ülkenin geleceği için taşıdığı potansiyel tehlikeleri anlamak, acil bir uyarı niteliğinde.

‘Şahsım Devleti’ modeli, tarih boyunca hem Doğu’nun hem de Batı’nın otoriter rejimlerine özgü bir yapıyı temsil ediyor. İmparator, kral, şah, padişah, papa, halife gibi tek bir ‘şahsın’ hem dünyevi hem de ahiretî iktidarın sahibi olduğu bu sistem, çağın değişimlerine ayak uyduramayan, statükosunu korumaya çalışan bir yönetim biçimini ifade ediyor. Avrasya’nın Dünya İmparatorluğu’nu Roma’dan devralan Osmanlı örneği, bu modelin ne kadar tehlikeli ve sürdürülemez olduğunu gösteriyor. Bu tür bir yönetimde, farklı görüşlerin ve eleştirilerin yer bulması neredeyse imkansız hale geliyor, bu da toplumun gelişimi ve ilerlemesi için gerekli olan dinamik bir ortamın oluşmasını engelliyor.

Tarih boyunca, ‘Şahsım Devleti’ modelinin çöküşünü önlemek için çeşitli girişimlerde bulunulmuş olsa da, bu girişimlerin çoğu geçici çözümler sunmuş ve sonunda rejimlerin çöküşüne yol açmıştır. Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi ve padişah tarafından kendisine dayatılan koşullar (raporların kabulü, atama yetkisi, savunma hakkı, saray müdahalesinin olmaması), bu tür bir yönetimde reform yapmanın ne kadar zor ve riskli olduğunu gösteriyor. Bu koşullar, rejim içindeki muhalefetleri bastırarak, sorunların kökenine inilmesini ve kalıcı çözümler üretilmesini engellemiştir. Bu durum, Türkiye’nin günümüzdeki siyasi ve ekonomik sorunlarının temelinde yatan yapısal sorunlara işaret ediyor.