1821'in Eylül ayında, Mora Yarımadası'nda başlayan ve kısa sürede tüm Akdeniz'e yayılan isyan, tarihin karanlık sayfalarından birine daha adını yazdırdı. ‘Megali Idea’ olarak bilinen Yunanistan’ın bağımsızlık arayışı, acımasız ve yıkıcı bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün sonucu olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun savunmasız topraklarında, binlerce masum insan hayatını kaybetti. Özellikle Tripoliçe, bu vahşetin en acımasız sahnelendiği yerlerden biri haline geldi.

Tripoliçe, isyanın başlamasıyla birlikte, Osmanlıların Mora'daki son güvenli limanlarından biriydi. Yaklaşık 50-60 bin Türk'ün sığınabileceği bir kale şehirdi. Ancak Yunan komitacıların kuşatması, şehrin kaynaklarını tüketti, halkı açlık ve hastalıklara mahkum etti. Üç gün, üç gece süren bu kuşatma, 23 Eylül'de bir katliamın eşiğine getirildi. Yunan güçleri, savunmasız ve çaresiz olan Türk halkına karşı, insanlığın kabul edemeyeceği yöntemlerle saldırıya geçti.

Olaylar, Yunanların şehrin kapılarına girişiyle başladı. Yunan askerleri, kadın, çocuk, yaşlı ve bebek demeden, binlerce Türkü vahşice şehit etti. İnsanlık dışı işkenceler, ölümcül boğuşmalar ve acımasız katlipler, Tripoliçe'yi kanla suladı. Batılı gözlemcilerin raporları, bu katliamın dehşetini gözler önüne serdi. ABD'li yazar McCarthy, bu olayın insanlık tarihine kara bir leke olarak kaydettiğini vurguladı.

<

Tripoliçe'deki katliam, sadece bir savaş değil, aynı zamanda bir soykırımdı. Bu olay, Yunanistan'ın bağımsızlık mücadelesinin barbarlığını ve Osmanlı İmparatorluğu'nun savunmasızlığını gözler önüne serdi. Bu trajik olay, günümüzde de tarihin acı derslerini hatırlatmakta ve insanlığın ortak değerlerine saygı duymamız gerektiğini göstermektedir.”} attı. Bu olay, özellikle Batılı tarihçilerin de inkar edemediği, insanlık suçuna dönüşmüştü.