Denizin derinliklerinde kaybolan dokuz isim, adları unutulan, ailelerinin gözyaşları arasında yankılanan bir trajedi. Rahmi Temel, Atakan Alagöz, Aydın Demirci, Nidai Duman, Aydın Gencer, Nacican Keskin, Onur Alp Demir, Eyyüp Enes Cesur, Abdülbaki Mirzaoğlu... Bu isimler, bir zamanlar denizin sonsuzluğunu keşfeden, dalgaların ritmine ayak uyduran denizcilerdi. Şimdi ise, o sonsuzluğun karanlığında kayıp, ailelerinin umutlarını yitirmiş durumdalar.

Tuğberk İmamoğlu gemisi ile Alsu tankerinin çarpışması sonucu Silivri açıklarında batışa kurban giden bu denizcilerin bulunamaması, sadece bir kaza değil, aynı zamanda devletin aciliyet ve çözüm odaklı yaklaşımındaki eksikliklerin de bir göstergesi. Ailelerin çaresizliği, devletin yetkililerinin sunmuş olduğu belirsiz açıklamalar ve teknik engellerle boğuşuyor. ‘Deniz Kuvvetlerinin enkazı çıkaracak teknoloji yok’, ‘Enkaz çok derindeymiş’ gibi ifadeler, ailelerin sabrını taşıyor. Bu ifadeler, bilimsel bir inceleme ve şeffaf bir süreç beklentisini nasıl boşa çıkarıyor?

Aileler, artık sadece bir mucize değil, şeffaflık, bilimsel bir rapor ve son ana kadar mücadele istiyor. Dünyada benzer derinliklerdeki enkazlardan kurtarılmış insan örnekleri var, Türkiye’deki uzmanlar da bu konuda hazır. Ancak eksik olan tek şey, devletin iradesi ve bir talimat. 720 metre derinlikteki karanlığa terk edilen bu denizciler, devletin gözünden birer rakam mı kalacak? Ailelerin talebi, devletin kendi denizcisini karanlığa terk etmemesi, onu kurtarmak için elinden geleni yapmasıdır.

Ailelerin talepleri, bağımsız bir uzman heyetinin oluşturulmasını, uygulanabilir kurtarma yöntemlerinin belirlenmesini, teknik raporların sunulmasını ve derin deniz kapasitesine sahip kuruluşlardan yazılı görüşlerin alınmasını içeriyor. Bu, sadece bir kurtarma operasyonu değil, aynı zamanda devletin ailelere karşı sorumluluğunu yerine getirme çabasıdır. Şeffaflık, bilim ve irade, bu kayıp denizcileri geri getirecek tek yol olabilir.