İnsanlık tarihinde, bireyin kendi özgünlüğünü, yaratıcılığını ve değerlerini koruma çabasıyla, toplumsal baskıların, ideolojik etkilerin ve ekonomik koşulların yarattığı zorbalıklar arasında gidip gelmiştir. Bu mücadele, Ionesco’nun “Gergedanlar”ındaki Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmesi gibi, Kafka’nın “Dönüşüm”ündeki absürt ve dehşet verici bir şekilde, bireyin kimliğini yitirme ve sıradanlaşma deneyimini sembolize etmektedir. Bu durum, sadece bireysel bir trajediden ibaret değildir; aynı zamanda, toplumsal yapılar ve değerler arasındaki uyumsuzluğun, bireyin kendi varoluşsal sorunlarını çözme yeteneğini körelterek, onu pasif ve etkisiz bir varlığa dönüştürmesidir.
Sıradanlaşma, bir yandan bireyin kendi kimliğini yitirmesi, diğer yandan da toplumun ortak değerlerinin ve normlarının baskısıyla ortaya çıkan bir olgudur. Bu süreçte, bireyin özgün düşünceleri, yaratıcılığı ve hayalleri, toplumsal baskıların ve ideolojik etkilerin etkisiyle yok olur veya körelir. Birey, sürekli olarak kendi değerlerini sorgulamadan, başkalarının değerlerini benimser ve onlara uyum sağlamaya çalışır. Bu durum, bireyin kendi kimliğini kaybetmesine ve topluma entegre olmanın bir yolu olarak sıradanlaşmayı kabul etmesine yol açar. Tarih boyunca, siyasi rejimler, ekonomik düzenler ve kültürel değerler, sıradanlaşma sürecini tetikleyen önemli faktörler olmuştur. Örneğin, otoriter ve totaliter rejimler, bireyin özgürlüğünü kısıtlayarak ve düşünceyi özgürleştirmeyerek sıradanlaşmayı teşvik ederken, tüketim kültürü, bireyin maddi değerlere odaklanmasını ve kendi içsel değerlerini göz ardı etmesini sağlayarak sıradanlaşmaya katkıda bulunmuştur.
Bu süreçte, “suç ekonomisi” olarak adlandırılan bir durum da ortaya çıkmaktadır. Devletin resmi kurumları önünde gösterişli bir şekilde yapılan fon soygunları, ekonomik kaynakların kötüye kullanılması ve yolsuzluk, ekonomik kalkınmayı engelleyerek, toplumsal eşitsizliği artırarak ve sıradanlaşma sürecini derinleştirerek, bireyin yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu tür olaylar, bireyin devlet ve siyasi sistemlere olan güvenini sarsarak, onu pasif ve etkisiz bir konuma sürüklemektedir. Cumhuriyet, Türkiye’yi geçmişinden koparmış ve geçmişle bağlarını güçlendirmiştir. Ancak, bu bağların sürekli olarak sorgulanması ve eleştirilmesi, sıradanlaşma sürecinin önüne geçebilecek bir araç olabilir. Bu bağlamda, bireyin kendi değerlerini ve kimliğini koruma çabası, toplumsal ve siyasi sistemlere karşı eleştirel bir duruş sergilemeyi gerektirir.
Günümüzde, yapay zeka ve akıllı telefonlar gibi teknolojilerin yaygınlaşması, sıradanlaşma sürecini daha da hızlandırmaktadır. Bu teknolojiler, bireyin düşünce süreçlerini ve davranışlarını etkileyerek, onu pasif ve etkisiz bir tüketici haline getirmektedir. Reklamlar, TV dizileri ve sosyal medya platformları, bireyin değer yargılarını ve tercihlerini manipüle ederek, onu tekdüzel bir tüketim anlayışına yönlendirmektedir. Bu durum, bireyin özgünlüğünü ve yaratıcılığını kaybetmesine neden olarak, sıradanlaşma sürecini derinleştirmektedir. Ekonomik kalkınma, bireyin özgürleşmesi, özelliklerini korunması, geliştirmesi sürecidir. Toplumsal egemen güçlerin sürüklediği yanılgılara kapılmamalı, tekdüzelikten kurtulmalıdır. Ancak bu, sadece bireysel bir sorumluluk değildir; aynı zamanda, toplumsal ve siyasi sistemlerin de sorumluluğundadır. Bireyin özgürlüğünü ve yaratıcılığını koruma hakkı, toplumsal ve siyasi sistemlerin de güvence altına alması gereken bir haktır.