Avrupa arkeolojisinin uzun yıllardır çözülmekte olan en büyük bulmacalarından biri, devasa taş anıtların (megalitlerin) nasıl ortaya çıktığı ve yayılma biçimiydi. Uzun yıllardır bilim insanları, bu etkileyici yapıların Avrupa'nın kıyı bölgelerinde başlayıp, deniz yoluyla yayıldığını varsaymıştı. Ancak, İspanya’nın kalbinin derinliklerinde, denizden binlerce kilometre uzaklıkta yapılan yeni bir keşif, bu geleneksel anlayışı tamamen sarsacak bir gerçek ortaya çıkardı.

İspanya’nın Toledo bölgesinde, Tagus Nehri vadisinde bulunan Valdelasilla adlı nekropol, şaşırtıcı bir keşif sunuyor. Bu yerleşim, kıyı bölgelerinden uzak, iç kesimde yer almasına rağmen, Avrupa’nın en eski megalitik anıtlarıyla aynı döneme ait: Yaklaşık 6300 yıl önce inşa edilmiş. Bu bulgu, iç bölgelerde yaşayan toplulukların, herhangi bir dış etki veya denizcilik uzmanlığı olmadan, kendi devasa anıtlarını inşa etme yeteneklerine sahip olduğunu gösteren çarpıcı bir kanıt niteliğinde.

Valdelasilla'nın mimarisi, daha önce bilinen dev taş bloklardan farklılık gösteriyor. Yapıda, taş yerine ahşap direkler, sıkıştırılmış kil malzemeden yapılmış duvarlar ve küçük taş parçaları kullanılmış. Kompleks, yaklaşık 6 metre genişliğinde dairesel bir ana mezar odası ve bu odayı çevreleyen 35 metre çapında dev bir dairesel hendekten oluşuyor. Hem oda hem de hendek, güneşin doğuşuna paralel olarak güneydoğuya bakıyor. Bu tasarım, o dönemin iç kesimlerinde yaygın olan “çukur mezar” geleneğinden önemli bir sapma olarak değerlendiriliyor. İnsanların ölülerini sadece gömme yerine, görünür ve kalıcı anıtlar diktiği bu durum, o dönemde toplumsal ve dini inançlardaki değişimi temsil ediyor.

Arkeologlar, 11 farklı mezarda çocuk, kadın ve erkeklerden oluşan 46 bireyin kalıntılarına ulaştı. Radyokarbon tarihleme tekniği ile yapılan analizler, bu mezarlığın M.Ö. 4300’den itibaren 1500 yıl boyunca kullanıldığını ortaya koydu. Mezarlardaki buluntular, dönemin sosyal yapısı hakkında önemli ipuçları veriyor: Kırmızı pigmentle boyanmış kemikler, kişisel eşyalar (saç tokaları, boncuklar, baltalar), çanak çömlek parçaları ve bölgeye ait olmayan 100 adet deniz kabukları, bu toplumun kültürel ve ticari ilişkilerini gözler önüne seriyor. Deniz kabuklarının, denize uzak olmalarına rağmen kıyı bölgeleriyle bir iletişim ağına sahip olmalarının, o dönemde ticaret ve kültürel etkileşimlerin varlığını kanıtladığı düşünülüyor.”}