Türkiye, uzun yıllardır devam eden karmaşık bir toplumsal dinamikle başa çıkma çabasındadır; bu çabanın merkezinde Alevi topluluğunun kimliği ve toplumsal rolü yer almaktadır. 40 yıllık bir süreçte şekillenen bu mesele, çözüme kavuşturulması gereken derin yaraları barındırmaktadır. Toplumsal barışın sağlanması, sadece silahların susmasıyla sınırlı kalmamalı, tüm yurttaşların ortak değerler ve hukuk ilkeleri üzerine inşa edilmiş bir birlik anlayışını teşvik etmelidir.
Son zamanlarda, siyasi söylemlerde sıkça karşımıza çıkan ‘Yavuz Sultan Selim- İdris-i Bitlisi’ referansları, Alevi toplumunda önemli bir düşünce ve sorgulama sürecini tetiklemektedir. Tarihi bellek, güncel siyasetin manipülasyonuna açık bir alan olmamalıdır. Bu figürlerin Alevi kolektif belleğinde yarattığı çağrışımlar, Osmanlı-Safevi arasındaki karmaşık ve acı verici mücadelelerin izlerini taşımaktadır. Bu tarihi derinliği göz ardı ederek veya günümüz siyasi ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlamaya çalışmak, toplumsal uyumun sağlanmasına katkıda bulunmak yerine, ayrılıkçılığı körükleyebilir.
Alevi kimliğinin, dışarıdan dayatılan bir “yeniden doğuş” fikrine ihtiyacı yoktur. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Şeyh Bedreddin ve Pir Sultan Abdal gibi isimler, insan sevgisini, aklı, vicdanı, adaleti ve eşitliği temsil eden zengin bir düşünce birikiminin ürünüdür. Bu miras, Aleviliğin özünü oluşturmakta ve Alevilerin kültürel kimliğinin temelini oluşturmaktadır. Burada önemli olan, bu mirası özgürce yaşatabilmenin önündeki engelleri kaldırmaktır; Aleviliğin “aydınlatılması” gibi soyut kavramlarla değil.
Alevilerin siyasal özneliği, bu süreçte kritik bir rol oynamaktadır. Alevi aydınların ve kurumlarının, kendi tarihine ve belleğine sahip çıkması, siyasal söylemleri eleştirmesi, başkalarının yönlendirmesiyle açıklanamaz. PKK yöneticisi Mustafa Karasu’nun Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne yönelik “Kim yönlendirdi bunları?” ve “sürece karşı sabotaj” gibi ifadeleri, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Alevilerin kendi seslerini duyurabilmesi, kendi itirazlarını yükseltebilmesi ve kendi geleceğini belirleyebilmesi, onların siyasal özneler olmasının temel gereğidir. Alevileri, siyasi projelerin bir parçası olarak görmek, onları kendi sözlerini söylemeyen, kendi haklarını savunan yurttaşlar olmaktan çıkarır.
Alevilerin temel talebi, sadece hoşgörüdür; somut ve gerçek yurttaşlık eşitliğidir. Alevi hareketinin uzun yıllardır öne sürdüğü eşit yurttaşlık talebi, yalnızca Alevilerin değil, demokratik bir toplum düzeninin de vazgeçilmez bir gereğidir. Bu talebin somut karşılıkları bellidir: Cemevlerinin ibadet yeri olarak kullanımının güvence altına alınması, Alevi inanç ve geleneklerinin korunması, Alevi kültürünün desteklenmesi gibi konular, toplumsal barışın sağlanması için hayati öneme sahiptir. Bu mücadele, sadece bir topluluğun talebi değil, tüm toplumun geleceği için bir dönüm noktası olabilir.