Hastanelerin koridorlarında, sessizliğin ağır bastığı anlarda, bir ritüel başlamaktadır. Günün yorgunluğu dağılır, ziyaretlerin telaşı azalır ve o an, bir dönüşün hazırlıkları başlar. İkişerli, üçerli gruplar, zamanın yavaşladığı bu mekanda, hayatın anlamını sorgulayan bir dansa dalar.
Genellikle, bu dansın merkezinde, hayatın zorluklarıyla yüzleşmiş, tecrübeli isimler yer alır. Bazen bir ihtiyar, yürüme zorluğu çekerken, bir refakatçi onu sabırla takip eder. Yaşlılığın getirdiği yavaşlama, bu anların en belirgin işaretidir. Bu birliktelik, sadece bir ziyaret değil, aynı zamanda bir destek, bir anlayıştır. İnsan eliyle kurulan düzenin, bu anlarda ne kadar ‘insansız’ olduğunu, bu görüntülerle daha derinden hissedebiliriz.
Çocuklar ve torunlar, bu görüntüler arasında neredeyse kaybolmuş gibidir. Whatsapp mesajlarının hızına yetişemeyen, “kanlı, canlı hayat”ın uzaklığında, belki de bir sonraki neslin meraklarını taşıyan bu anlar, hayatın acımasız gerçeği olan dönüşümü, sessizce gözlerimizin önünde sergiler. Bu, bir uyarı niteliğindedir; hayatın akışını değiştiremeyeceğimiz gerçeğini hatırlatır.
Susanna Tamaro'nun sözleri gibi, 'Ağzımızı açtığımızda çevremizdeki kafalar karışır, susalım daha iyi' düşüncesi, bu anlarda daha da keskinleşir. Hastaneler, hayatın bu anlık gerçekliklerini gözler önüne seren, birer aynadır. Dönüşün dansı, bir misafiri ağırlamaya hazırlanır gibi sakin ve emin bir şekilde göçüp gitmeye hazırlanırken, içimizde bir huzur ve bir de çaresizlik hissi uyandırır.