Savaşların sona ermesi, genellikle acı bir serbestilik yaratır. Bu serbestilik, olayların yeniden yorumlanması ve analiz edilmesi için bir alan sunar. Ancak, bazı söylemler, gerçekleri gölgede bırakma potansiyeli taşır. Bu durum, özellikle ‘barışın kaybedeni olmaz’ gibi, anlamını aşan ifadelerde daha belirgin hale gelir. Mevcut durumda, ABD-İsrail ve İran arasındaki anlaşmazlığın, sadece geçici bir ateşkesin parçası olduğu ve gerçek bir barış sürecinin henüz başlamadığı açıkça görülmektedir.
Müzakere masalarının kurulması, somut bir ilerlemenin simgesi olarak sunulsa da, bu masaların geçmişte de kurulduğu ve aynı sonuçları doğurduğu unutulmamalıdır. Örneğin, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü sağlamak amacıyla savaştan önce açarak uyguladığı stratejik yaklaşımlar, günümüzdeki benzer çatışmalarda da tekrarlanmaktadır. Bu durum, stratejik çıkarların, barış arayışlarının önünde gelme potansiyelini gözler önüne sermektedir.
Ancak, bu stratejik hamlelerin ardında yatan gerçek, ABD’nin İran’a karşı açtığı savaşın, karmaşık bir dizi siyasi ve ekonomik motivasyona dayanmasıdır. Beyaz Saray’da gerçekleşen, Başbakan Netanyahu’nun İran rejiminin ‘kolayca devrilebileceğine’ dair, abartılı ve gerçek dışı bir tablo çizmesi, Donald Trump’ın askeri müdahaleye yönelmesine zemin hazırlamıştır. Bu durum, ABD istihbarat birimlerinin ve askeri kanadın uyarılarına rağmen, Trump’ın Netanyahu’nun stratejik vizyonunu takip etmesine ve topyekün bir savaş başlatmasına neden olmuştur.
Sonuç olarak, bu savaşın ‘kaybedeni’ kim olacak sorusu, sadece İran veya ABD’nin geleceği açısından değil, aynı zamanda küresel güvenlik ve istikrar algısı açısından da kritik öneme sahiptir. Bu karmaşık tabloyu anlamak için, sunulan diplomatik söylemlerin ardındaki gerçekleri, geçmişteki stratejik hataları ve mevcut siyasi çıkarları dikkatle incelemek gerekmektedir.”} p>